Patron çıldırdı arkadaşlar! Kaybetti kendini bütün hafta zamanımızın bir kahramanın’ da. Yeni yeni gelebildi kendine. Bir şeyler karalamalı, söylenecek çok mesel var...
Kitaplara pek kıymet verdiğimden ilk beş listem olmadı hiç. Biricik okuduklarım benim için ancak... Lermontov kalbimde Céline gibi, belki Böll’ün hemen altında biraz Wilde’ın üstünde yani işte oralarda bir yerlerde yer edindi, yerleşti ve tahtını kurdu.
Kahramanımız Peçorin’i Maksim Maksimıç’ın dostu bizlere şöyle tarif ediyor:
“ Bu arada gözleriyle ilgili birkaç sözcük daha söylemem gerekiyor.
Bir kere, Peçorin güldüğünde gülmüyorlardı! Bazı insanlarda bu çeşit tuhaflıklarla hiç karşılaşmadınız mı? Bu ya hırçın bir yaradılışın ya da derin, sürekli bir hüznün belirtisidir. Yarı inik kirpiklerinin ardından (şöyle ifade etmek doğru olursa) fosforlu bir ışıltıyla parlıyorlardı. Ruhsal bir ateşin de, canlı bir hayal gücünün de belirtisi değildi bu: Dümdüz bir çeliğin göz kamaştırıcı, ama soğuk parıltısıydı. Size baktığı zaman, insanın içine işleyen hüzünlü bakışı, iddialı bir sorunun tatsız hissini yaratıyordu karşısındaki insanda ve kendisi böylesine kayıtsız, sakin durmasaydı, küstahça bir bakış olarak bile algılanabilirdi. ”
Çok katmanlı bir roman var karşımızda. Bağdaşık hikayeler, peşpeşe anlatıcılar, ardışık sevgililer, düellolar vs. neler neler... Sanat filmi diye bir kavram türedi ya bu kitap da bir sanat eseridir arkadaşlar. Wilde romanları gibi bir sanatsal yapıdan söz ediyorum. Efsunlu değil yani. Reelist bir manifesto gibi Peçorin’in hayatı.
“ Mezar taşı kitabeleri çoğu kimseye saçma gelir. Ama ben öyle düşünmem, özellikle onların altında nelerin yattığını düşününce... Bununla birlikte, benim bu düşüncemi paylaşmanızı istemiyorum sizden. Bu çıkışım size gülünç geliyorsa, gülün lütfen. Önce şunu söylemeliyim size, kesinlikle gücenmem buna...”
