12 Aralık 2021 Pazar

Orhan Pamuk- Masumiyet Müzesi

 


“İşte ben bu duygular içindeyken, gecenin ortasında sıradan bir anda, rastlantıyla Füsun ile göz göze geldiğimde, beni oraya o akşam getiren asıl nedeni, Füsun’a duyduğum bitip tükenmez aşkı bir anda sanki yeniden hatırlar, bir an uykudan uyanır gibi doğrulur, heyecanlanır, canlanırdım. O onlarda Füsun’un aynı heyecanı duymasını isterdim. Bir an, o da benim gibi bu masum rüyadan uyanırsa, bir zamanlar birlikte yaşadığımız daha derin ve hakiki âlemi hatırlayacak ve kısa sürede kocasını bırakıp benimle evlenecekti. Ama Füsun’un bakışlarında böyle bir “hatırlama”, bir “uyanış” göremez, sonu yerinden kalkamama buhranına varacak bir kalp kırıklığı hissederdim.”

Sf.390/1. Baskı

4 Aralık 2021 Cumartesi

Blow - Up 1966



Yönetmen: Michelangelo Antonioni

Herkese merhaba, yine bir film incelemesi ile karşınızdayım zira daha söyleyeceklerim bitmedi! Film, Julio Cortazar'ın kısa bir hikayesinden uyarlama, "Las babas del diablo". 'Blow-up' ise fotoğrafçılıkta kullanılan bir terim; esas fotoğrafın belli kesitlerini büyütme işlemi de diyebiliriz.

Thomas, Londra'da yaşar, ekseriyetle moda fotoğrafları çekerken, aynı zamanda editörüne(Ron) yoksulluğun şiddeti ile dolu portreleri kapsayan bir albüm yetiştirmeye çalışır. Bu sırada Maryon Park'da fotoğraf çekerken orta yaşlı bir çiftle rastlaşır... Kitabı için biraz huzur ve sessizliğe ihtiyaç olduğunu sezen kahramanımız fırsatı kaçırmaz.

    

Çiftin resimlerini çekmeye koyulur. Olup bitenlerden habersiz çift, kumrular gibi koklaşmaktadır parkın bir tarafından diğer tarafına... Sonra nedense -filmde adı verilmemiş ama senaryoda Jane olarak geçiyor..- Jane'in davranışlarında bir tuhaflık sezer izleyici... Korkudan kaçar gibi uzaklaşır sevgilisinin kollarından, işte bu esnada Thoma ile karşılaşırlar... Ve sonra Thomas'ın makinesinden art arda shot sesleri gelir kulağımıza...


Hemen resimleri geri ister Jane, ama Thoma sadece işini yaptığını ve diğer kızların bunu yapması için üstüne bir de para verdiklerini söyleyecektir... Şimdi parktan biraz uzaklaşıp antikacıya uğrayalım mı? Susan Brodrick, antika dükkanının sahibesi.. 


Artık sıkıldığını ve diyar-ı terk edeceğini söyler bizimkine... Bizimki de 'Nereye?' der, önce 'Nepal' cevabını verir, bizimki durur mu hiç, 'orası antika dolu' deyince bunun üzerine 'Morocco' cevabını alır Susan'dan... Yine Thoma da editörüne Londra'dan sıkıldığından ve gideceğinden bahseder...


 Biraz bohem biraz fütüristik bir hava hakim filme ve en önemlisi de 'belirsizlik'... Ama bu konuya sonra döneceğiz, evet bizimki bir pervane alır çıkar antikacıdan, parasız olmasa dükkanı da alacaktır ama neyse...


Bu arada Jane ne yapar eder bulur bizimkinin evini. Fotoğrafları ister, hatunla sohbet ederlerken kanı kaynamaya başlar bizimkinin... Neyse ki makineyi kaptırmaz, efenim, geçiyoruz buraları...


 Kadının istediği negatifleri kesen ve iyice meraklanan Thomas filmleri banyo ederek bu denli önemli olan ve belki de göremediği bir 'şey'i arar resimlerde... 


Nihayetinde bulur da... Tabanca tutan birini ve yerde yatan cesedi belli belirsiz görür foto filmlerde... Bir cinayet işlenmiştir çalıların hemen arkasında... Yasak ilişki yaşayan Jane'in pür telaş tavırları da böylece bir anlam kazanır...



Bir gece vakti hemen parka koşarak cesedin izini sürer... Ceset tam yerinde boylu boyunca uzanmaktadır... Bu adam, kadının sevgilisi de olabilir, olmayabilir de...


Ne dersiniz, epey benziyorlar... İşte burada bir kafa karışıklığı yaşamadım değil, şayet 'bu adam', 'o adam' ise Thoma fotoları çekerken ne ara tabanca ateş aldı da yere yığıldı? Filmi izleyenlerden yardım bekliyorum bu hususta... Kimi yorumculara göre ise cinayet hiç işlenmemiş olabilir, yani 'izlediklerinizin tamamı hayal ürünüdür' gibisinden... Film içinde film... Sahi. Ne dersiniz?



Ne hikmetse o akşam yapışık ikiz gibi dolaştığı fotoğraf makinesi de yoktur yanında kahramanımızın... Ertesi sabah makinesini de yanına aldığında ise cesedin yerinde yeller esiyordur... Ve geldik  efsane final sahnesine...


Ne yalan söyleyeyim, şimdiye kadar izlediğim en dehşet finallerden biriydi... Ağız açık, tüyler diken diken izledim 'hayali tenis maçı'nı... Yönetmen, sinemayı öyle güzel özetlemiş ki... 'Hepsi bir oyun, -mış gibicilik' der gibi... Biz inandık, oynadık çektik, siz de inandınız, izlediniz ettiniz... Yayında ve yapımda emeği geçenlere teşekkürler... 

Thomas mı? En son sahnede nereye mi kayboldu? 

O, aslında yok-muş, hiç ol-mamış... mış...

geziyoruz tozuyoruz

 bayram'da kısa da olsa mahşeri  istanbul kalabalığına karıştım.. lale mevsiminde gitmeyi çok istiyordum, emirgan korusunda idim bayramı...